Türkiye Cumhuriyeti

Helsinki Büyükelçiliği

Büyükelçilik Duyurusu

Sayın Başbakanımız Binali Yıldırım'ın “büyük Demokrasi Zaferimizin Birinci Yıldönümü” Başlıklı Makalesi , 14.07.2017

Sayın Başbakanımız Binali Yıldırım'ın, Fin basınına gönderilen “Büyük Demokrasi Zaferimizin Birinci Yıldönümü” başlıklı makalesi Fince tercümesiyle birlikte aşağıda sunulmaktadır.

“BÜYÜK DEMOKRASİ ZAFERİMİZİN BİRİNCİ YILDÖNÜMÜ

Binali Yıldırım (*)

Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en kanlı terör saldırısını atlatmamızın üzerinden bir yıl geçti. Türkiye bu bir yıl içerisinde dayanıklılığını, nekahet yeteneğini, gücünü kanıtlamıştır. Aradan geçen bir yılın muhasebesini yapmak ve ileri bakmak önemlidir.

Herşeyden önce neyle karşı karşıya kaldığımızı hatırlamak lazımdır. O gece yaşadıklarımız Türk ordusu içine sızmış, kendisini “kainat imamı” olarak gören bir meczuba bağlı hainlerin Türk devletine karşı saldırısıydı. Kendi ulusal parlamentosunu bombalayan, terör örgütleriyle mücadelemizde ön cephede uğraş veren polis özel harekat karargahını yerle bir eden, silahsız sivillerin üzerine tanklar süren ve savaş uçakları ve saldırı helikopterlerinden ateş açan canilerle karşı karşıya kaldık. Tarihimizde böyle bir vahşet yaşamamıştık. Bu terör şebekesi 250 vatandaşımızı öldürdü, 2000'den fazla vatandaşımızı yaraladı.

Geriye baktığımızda bu çok acı deneyimden iki gurur vesilesi ortaya çıktı. Birincisi, Türk halkının cesaret ve kararlılığıdır. Toplumun ve siyasi yelpazenin her kesiminden vatandaşlarımız darbecilere karşı sokağa döküldüler. Televizyon kanallarımız darbecilerin tehditlerine, baskınlarına rağmen yayınlarına devam etti. Türk milleti bir bütün oldu.

İkincisi, Türk milleti tüm dünyaya demokrasiye sahip çıktığını ve çıkacağını gösterdi. Halkım, Türkiye'ye silahlı grupların değil, sadece  demokratik yoldan işbaşına gelen hükümetlerin ve milli iradenin hakim olabileceğini ortaya koydu. En güçlü meşruiyet demokratik meşruiyettir. Bu zorlu demokrasi sınavından ülke olarak yüzümüzün akıyla çıktık.

Ancak, o gece torunumun tüm saflığıyla sorduğu soru zihnimden, zihinlerden silinmeyecektir: “Dede, bunlar bizim askerlerimiz değil mi?” Gerçekten de nasıl bir zihniyet bir insanın kendi insanına, kendi kurumlarına, kendi sembollerine, kendi liderlerine bu şekilde hunharca saldırmasına imkan verir?

Yanıtı karşı karşıya olduğumuz ihanet şebekesinin doğasında mevcuttur. O gece, bir teoloji profesörü aracılığıyla elebaşı Fetullah Gülen'den gelen emirleri körü körüne uygulayan bir suç şebekesi ile karşı karşıyaydık. Merkez olarak kullandıkları askeri üste FETÖ'ye ait bir şirketin yöneticisi ile örgütün işlettiği bir okulun görünürdeki sahibinin karşısında asker selamı veren, Türk askerinin bin yıllık şanlı geçmişinden nasibini almamış bir ihanet çetesinden bahsediyoruz.

Hükümetimiz esasen Fetullah Gülen’in gerçek yüzünü 15 Temmuz’dan önce anlamış ve harekete geçmişti. Bu yapının devlet içindeki uzantılarını ortaya çıkarabilmek için çaba sarfediyorduk.  Bunda  da önemli bir aşamaya ulaşmıştık. Ancak 15 Temmuz darbe teşebbüsü, karşı karşıya olduğumuz tehdidin tahminlerimizin çok ötesinde, çok daha derin ve yaşamsal olduğunu acı biçimde ortaya koydu.  Fetullah Gülen’in  40 yıl boyunca Türk devletini ele geçirmek için kurduğu kumpasın büyüklüğü ortaya çıktı. FETÖ mensupları Fetullah Gülen’in talimatı doğrultusunda, “kimseye varlıklarını hissettirmeden sistemin kılcal damarları içinde hareket etmişlerdi” ve aşama aşama vücudun hayati organlarını ele geçiren bir virüsün yol açtığı enfeksiyon gibi neredeyse “tüm güç merkezlerine” erişmişlerdi. 15 Temmuz’u takip eden bir yıl boyunca kapsamlı idarî, cezaî ve hukukî tahkikatlar yürütüldü. Darbe teşebbüsünü tezgahlayan ve uygulayan bu yapıya dair çok geniş bulgulara ulaşıldı.

Elimizdeki bulgular şunu gösteriyor: başında Fetullah Gülen’in bulunduğu  sapkın, ezoterik bir inanç sistemi oluşturmuş bir yapıyla karşı karşıyayız.  Örgütün okulları ve yurtları beyin yıkama ve militan devşirme merkezleri işlevi görmüştür. Buralardan yetişen ve “Mesih” olarak gördükleri elebaşına sadakatle bağlı olan örgüt üyelerinin devlet kurumlarına sızmaları sağlanmıştır. Böylece, örgütün amaçları doğrultusunda her türlü gayri kanuni ve gayri ahlaki eylemi sorgulamadan gerçekleştirebilecek insanlar, kritik pozisyonlara gelmişlerdir. Bu şahıslar, kamu personeli sınavlarında usulsüzlük, yasadışı dinleme, şantaj ve düzmece davalar gibi kumpaslar düzenlemişlerdir. Hayır derneği ve vakıf adı altına kurulan oluşumlar aracılığıyla örgüte finans kaynakları sağlanmıştır. Büyük holdingler ve bankalar yoluyla milyarlarca dolarlık para hareketleri aklanmıştır. Örgütün medya ayağı ise bir propaganda aleti işlevi üstlenmiştir. Hücre tarzı çalışan, birbirlerini kod isimleriyle tanıyan, kendi aralarında haberleşmek için şifreli uygulamalar icat eden, üyelerine istihbarata karşı koyma teknikleri ve aidiyetlerini gizleme taktikleri öğreten bir “eğitim hareketi” olabilir mi? Bu yeni nesil terör örgütü,  kendilerinden olmayanları yok etmek için istisnasız her yöntemi kullanmış ve bu suretle sadece iktidarı değil Türkiye Cumhuriyeti Devletini kendi sapkın emelleri doğrultusunda ele geçirmeye çalışmıştır. Türk milletinin 15 Temmuz günü hezimete uğrattığı işte bu sapkın ve tehlikeli emeldir.
Aldığımız tedbirlerle, örgütün Türkiye’deki ana omurgasını çökerttiğimizi söyleyebilirim. Ancak tehdit Türkiye’yle sınırlı değildir. Örgütün birçok ülkede Türkiye’dekine benzer yapılanmaları mevcuttur. Bunlar şimdi başka devletlerin içerisinde ihanet tohumları ekmeye devam ediyorlar. Hayatta kalmak için bu kez daha da faal şekilde küresel planda iktisadi ve siyasi nüfuz peşindeler. Tüm dostlarımızı bu vesileyle yeniden uyarmak istiyorum.

Türk milleti demokrasinin kolay kazanılmayan ancak uğruna yaşamını dahi verecek kadar değerli bir varlık olduğunu tüm dünyaya göstermiştir. Bize düşen ilk görev bir daha asla benzer bir tehditle karşı karşıya kalmayacak şekilde gerekli önlemleri almaktır. Bu zorlu süreci anayasal düzen içerisinde yürütmek için azami çaba gösteriyoruz. Son tahlilde Türk demokrasisine kastedilmiş ve demokrasimiz kazanmıştır. Dolayısıyla, amacımız da çabamız da demokrasiyi bundan sonra en güvenli zirvelere, en örnek noktalara taşımak için gerekli adımları zamanla atmak olacaktır.

(*) Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı”

”DEMOKRATIAMME SUUREN VOITON ENSIMMÄINEN VUOSIPÄIVÄ

Turkin tasavallan pääministeri, Binali Yıldırım

Siitä on kulunut vuosi estettyämme verisimmän terroriteon Turkin tasavallan historiassa. Viime vuoden aikana, Turkki on osoittanut sinnikkyytensä, kyvyn elpyä, sekä vahvistua. On tärkeää arvioida viime vuosi ja katsoa tulevaan.

Ensinnäkin, meidän tulisi muistaa mitä olemme käyneet läpi. Mitä tuona yönä tapahtui oli pettureiden isku Turkin valtiota vastaan, jotka soluttautuivat Turkin armeijaan, jotka ovat uskollisia häiriintyneelle miehelle kuka näkee itsensä ”maailmankaikkeuden imaamina”. Kohtasimme murhaajat, jotka pommittivat heidän oman parlamenttinsa, tuhosivat poliisin erikoisjoukkojen päämajan, jotka etulinjassa taistelevat terroristiorganisaatioita vastaan, ajoivat tankkereilla aseettomien siviilien yli, ampuivat taisteluhävittäjistä ja hyökkäsivät helikoptereihin. Emme ole koskaan kokeneet tällaista julmuutta historiamme aikana. Tämä terroristiverkosto surmasi 250 kansalaistamme ja yli 2000 loukkaantui.

Mennessämme taaksepäin, kaksi ylpeydenaihetta syntyi tästä karvaasta kokemuksesta. Ensimmäinen on Turkin kansan rohkeus ja päättäväisyys. Kansalaisemme, taustasta tai poliittisista näkemyksistä riippumatta, valtasivat kadut noustessaan vallankaappausyrittäjiä vastaan. Televisiokanavat jatkoivat lähetyksiä huolimatta vallankaappausjuonittelijoiden uhkauksista ja hyökkäyksistä. Turkin kansasta tuli yhtä.

Toiseksi, Turkin kansa osoitti koko maailmalle sen puolustavan demokratiaa ja tulee näin myös jatkamaan. Kansani havainnollisti, että vain hallitukset jotka toimivat demokraattisten menetelmien kautta ja kansan tahto, voi hallita Turkkia, ei aseistautuneet järjestöt. Vahvin oikeus on demokraattinen. Läpäisimme tämän kovan demokratian kokeen valtiona.
Mutta lapsenlapseni kysymys kaikessa naiiviudessaan tuona yönä, ei koskaan haihdu minun tai kenenkään muun mielistä: ”Vaari, eikö nämä ole meidän sotilaita?” Todella, millainen ajattelutapa ajaisi ihmisen hyökkäämään yhtä julmasti omaa kansaansa, instituutioitaan, symboleita ja johtajiaan vastaan?

Vastaus piilee kohtaamamme petollisen verkoston luonteessa. Tuona yönä meitä uhmasi rikollisverkosto, jotka sokeasti seurasivat teologian professorin kautta tulleita Fetullah Gülenin ohjeita. Puhumme petollisesta ryhmästä, jotka epäonnistuivat ymmärtämään käsityksen vuosituhannen kestäneestä Turkkilaisten sotilaiden loisteliaasta historiasta. Sotilastukikohdassa, jota ryhmä käytti päämajanaan, tehtiin kunniaa Gülenistisen terroristiorganisaation (FETÖ) omistaman yrityksen, että organisaation hallinnoiman koulun näennäiselle johtajalle.

Oikeastaan, hallitukseni oli paljastanut Fetullah Gülenin ja ryhtynyt asianmukaisiin toimiin. Olimme käyttäneet jo voimakkaita ponnisteluja paljastaaksemme rakenteen olemassaolon valtion sisällä ja tehneet merkittävää edistystä tämän suhteen. Kuitenkin, vallankaappausyritys 15. heinäkuuta paljasti katkerasti kohtaamamme uhan olevan yli arvioidemme, huomattavasti syvemmällä sekä elinvoimainen. Fetullah Gülenin 40 vuotta kestänyt salaliitto suunnitelma vallata Turkin valtio, oli paljastettu suuruudessaan. FETÖ:n jäsenet, seuratessaan Fetullah Gülenin käskylä, olivat huomaamattomasti toimineet järjestelmän kapillaareissa ja ulottuneet lähes jokaiseen voimakeskukseen viiruksen aiheuttaman infektion lailla, joka asteittain valtaa kehon elintärkeät elimet. Läpi vuoden, 15. heinäkuuta 2016 lähtien, suoritettiin kattavat hallinnolliset, rikosoikeudelliset ja oikeudelliset tutkimukset. Vallankaappausyrityksen suunnittelijoiden ja toteuttajien rakenteesta on kerätty laajaa todistusaineistoa.

Todisteet ovat osoittaneet kohtaamamme Fetullah Gülenin rakentama uskomusjärjestelmä on harhaoppinen ja esoteerinen. Järjestön organisoimat koulut ja asuntolat ovat operoineet aivopesu- ja värväyskeskuksina. Instituutioissa manipuloituneet ja organisaation lojaalit jäsenet, jotka uskovat johtajansa olevan ”Messias”, mahdollisti tunkeutumisen valtion elimiin. Tätä kautta, seuraajat jotka olivat kyseenalaistamatta valmiina turvautumaan laittomiin ja moraalittomiin toimiin, ylennettiin avain asemiin. Nämä ihmiset hautoivat juonia, kuten huijasivat julkisen alan sisäänpääsytesteissä, laittomalla salakuuntelulla, kiristyksellä ja vale oikeudenkäynneillä. Organisaatio oli rahoitettu niin sanotuilla hyväntekeväisyyksillä ja säätiöillä. Suurien yritysten ja pankkien kautta on pesty rahansiirtoja miljardin dollarin arvosta. Organisaation media-haara toimi propagandan työkaluna. Onko ”koulutusliikkeelle” mahdollista toimia solun rakenteissa, tunnistaa jäseniä koodinimillä, kehittää salaisia sovelluksia keskinäiseen kommunikaatioon, opettaa jäsenilleen turvallisuuspalvelun tekniikoita, sekä taktiikoita kytköstensä peittämiseen? Tämä uuden sukupolven terroristijärjestö on turvautunut kaikkiin mahdollisiin tapoihin eliminoidakseen vastustajansa ja hallita sekä poliittista valtaa, että Turkin tasavaltaa omien harhaoppisten tavoitteiden mukaisesti. Tämä harhaoppisen ja vaarallisen kunnianhimon Turkin kansa esti 15. heinäkuuta.

Voin kertoa organisaation selkärangan tuhoutuneen Turkissa otetuilla toimenpiteillämme. Uhka ei kuitenkaan rajoitu ainoastaan Turkkiin. Järjestöllä on samankaltaiset rakenteet monissa maissa. Nykyään he jatkavat petollisten siementen kylvämistä toisissa valtioissa. Tällä kertaa he etsivät aktiivisemmin maailmanlaajuisesti taloudellista ja poliittista vaikutusvaltaa selviytyäksensä. Täten haluaisin varoittaa ystäviämme jälleen kerran.

Turkin kansa osoitti maailmalle, ettei demokratia ole halpa voitto, mutta tarpeeksi arvokas kuolemaan sen puolesta. Ensisijainen tehtävämme on toteuttaa tarvittavat toimenpiteet estääksemme tapahtuman uusiutuminen. Pyrimme hallitsemaan tätä haastavaa prosessia perustuslaillisessa järjestyksessä. Turkin demokratia oli kohteena ja demokratiamme lopulta voitti. Joten tavoitteenamme ja pyrkimyksenämme on ryhtyä tarvittaviin toimenpiteisiin ajoissa kruunataksemme demokratian.”